Smiley face
Smiley face
Smiley face

‘AKP bu tutuklamalarla siyasi alanı daraltıp yok etmeyi amaçlıyor’

05-12-2016 09:30:00
Amed Barosu Eski Başkanı Av. Mehmet Emin Aktar, son süreçte Kürt siyasetine karşı geliştirilen tutuklama furyasına değinerek, “Bu tutuklamalarla siyasi alanı daraltıp yok etmeyi amaçlıyorlar. Bu süreci her türlü baskı politikasını hayata geçirmek olarak değerlendirebiliriz.” dedi.




ALİ KOÇER / AMED

  


Türkiye’de gittikçe sertleşen politik atmosferin Kürtlere yönelik saldırılarla daha da körüklenmesini, HDP ve DBP’ye yönelik siyasi soykırım saldırılarını, demokratik kitle örgütlerine dönük baskıları, kapatılan dernekleri, Selahattin Demirtaş’ın tutuklandığı geceyi ve Tahir Elçi’nin katledilişinin üzerinden geçen bir yılı Amed Barosu Eski Başkanı Avukat Mehmet Emin Aktar ile konuştuk. 


‘TUTUKLAMALARLA SİYASİ ALANI DARALTIP YOK ETMEYİ AMAÇLIYORLAR’


Son zamanlarda HDP ve DBP’ye yönelik siyasi soykırım uygulanıyor. Hukuki açıdan bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Bunu açıklayabilmek için bir yıl öncesine gitmek gerekiyor. Bir yıl önce devlet bu coğrafyada yeni bir yönelimi, yeni bir konsepti devreye soktu. Neydi bu konsept? Askeri bir dili esas almak, meseleleri askeri yöntemlerle bastırmak gibi yeni bir konseptti. Bu konsepte girdiğinde önündeki engelleri kaldırmak istiyor. Bu engelleri kaldırırken en çok da toplumu suskun kılmayı hedefliyor. Peki toplum kendini ne ile ifade ediyor? Sivil toplum örgütleriyle, siyasal partilerle kendini ifade ediyor. Toplum yönetime belediyelerle katılıyor… Bunların hepsini aynı resmin parçaları olarak görmek lazım. Ve bunların bütününü de peş peşe yaşıyoruz zaten. Basın organlarının kapatılması, medyaya olan baskılar, çok sayıda derginin kapatılması ve bunun yanı sıra belediye başkanlarının tutuklanması ya da görevden alınıp yerlerine kayyumların atanması bu konsept uygulanmasının bir parçası olarak devam ediyor. Özellikle DBP’li belediyelere kayyum atanmasının çarpıcılığını ve farklılığını görmek açısından şu ayırt edici noktayı görmek gerekiyor; 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Fethullahçı yapıyla ilişkisi olduğu için 4 belediye başkanı da görevden alınmıştı. Onlar için de kayyum ataması yapıldı ama bu atamalar ilgili belediyenin meclis üyeleri arasından yapıldı. Eski prosedüre göre meclisin seçtiği kişiler atanmış oldu. Ama DBP’li tüm belediyelere ya vali, ya vali yardımcısı ya da kaymakamlar atandı. Bu açıdan bakıldığından, devletin aslında buradaki yerel yönetimlerin tümünü merkezileştirdiği, bütün o toplumun soluk alma borularını tıkadığı görülüyor. Ne kadar geriye? Dokunulmazlıklar meselesi yüzünden milletvekillerine belki bir ölçüde dokunamıyordu, onu da mevcut anayasayı ihlal ederek, bir başka kanuna karşı “gider” diyebileceğimiz hileli bir madde ile anayasaya geçici bir madde ekleyerek bu yolu denemeye başladı. Bunu da şundan biliyoruz; bir suç soruşturması yaptığınızda birden fazla kişinin bir suçu işlediği iddia ediliyorsa onları birlikte alırsınız. Ama HDP’li milletvekillerinin tümünün dosyaları birbirinden ayrı. Ve yine ayrı savcılarca yürütülüyor ve ifadeleri dört ayrı dilde hepsi aynı anda alınıyor.  Bununla, zaten başlı başına toplumda politik bir operasyon olduğu algısı yaratılmaya çalışılıyor.  Hem siz siyasi alanı daraltıp yok etmeyi amaçlayacaksınız ve böylece legal bir zemini kullanmaktan mahrum bırakacaksınız Kürtleri, hem de askeri-silahlı bir alana hapsederek bütün dünyaya da bunların ‘silahlı terörist gruplar’ olduğu şeklinde de bir algı yaymaya çalışacaksınız. Türk devletinin daha çok yapmak istediği bunlar. Sivil ve demokratik siyasal alanı boşaltarak Kürtlerin mücadelesini sadece silahlı alanla sınırlı tutmak ve alanda da ona karşı her türlü bastırma politikasını hayata geçirmek olarak değerlendirebiliriz bu süreci. 


‘TÜRK YARGISI TARİHİNİN EN DİP NOKTASINDADIR’


Kürdistan ve Türkiye’de politik ortam sert bir raddeye varmış durumda. Özellikle Kürt halkı üzerindeki saldırı ve baskıların haddi hududu yok. Ülkede hukuk neredeyse yok derecesinde. Tüm bu olanlar karşısında hukuk mekanizması neden bu kadar sessiz? En azından baro gibi özerk yapıların bu konudaki sessizliğini nasıl yorumluyorsunuz?


Zaten siyasi iktidar bu baskılamaları herkese karşı yapıyor. Mesela bütün Kürtler açısından ‘kımıldarsanız, ses çıkarırsanız sizi suçlarım, tutuklarım’ diyor. Çok da rahat suçlarlar zaten, iki açıklamadan dolayı. Şimdi bu kadar korkutulmuş ve her an bir ‘illegal gruba’ mensup oldukları iddiasıyla mesleğinden olabileceği ve üstelik bir de ceza alabileceği ve mal varlığına el konulabileceği endişesi taşıyan bir savcı veya hakimin siyasal iktidarın talebi ve isteği dışında davranma gibi bir lüksü ve hareket alanı yok. O açıdan bakıldığında Türk yargısı belki tarihinin en dip noktasındadır, hem güven hem de asgari düzeyde de olsa hukuka uygun davranma konusunda. Dolayısıyla bu kurumların hepsi baskı altına girmiş durumda bugün. Barolar dahil olmak üzere. Türkiye’de baroların bir kısmı 15 Temmuz’dan sonra bizi darbecilerle ya da başka bir yapıyla ilişkilendirebilirler mi kaygısına kapıldılar. O yüzden de hükümet ne istediyse onun isteğine uygun hareket etmeye başladılar. Bir çok şeyi de görmediler. Birileri darbe yapmaya kalkışmış olabilir. Bir örgüt de kurmuş olabilirler. Devlet içinde  bir yapılanmaya da gitmiş olabilirler. Ama hukuk bize şunu emreder; onu yakalarsın, delilini koyarsın önüne ve cezalandırırsın. Kesinlikle işkence yapamazsın! Onun yerine eşini veya kardeşini tutuklayamazsın. Karşımızda kim olursa olsun, biz hukukçuların çifte standarda sahip olma gibi bir lüksümüz yok. Siz zaten çifte standarda sahipseniz hukukçu filan değilsiniz. Şimdi tüm bu olanlara barolar ve Türkiye Barolar Birliği göz yumdu. Çünkü şöyle düşündüler; ‘Bunlara karşı gelirsek Fethullahçı yapıyı mı savunmuş oluruz, PKK ile aramızda bağ mı kurarlar’ gibi bir ikilem de yaşadılar. Bir de devletin bu yaptıklarını kendi yerlerine de yapıyor gibi görüyorlar. Bu yapıları kendi düşmanları olarak görüyor ve devletin tüm bu uygulamalarına ‘zaten devlet benim yerime de gerekeni yapıyor’ fikriyle sessiz kalıyorlar. Ama yarın döner, bu uygulamalar onları da bulur. Barolar anayasada kamu kurumu niteliğinde meslek örgütleri olarak şekillenir. Yani kurulması zorunlu olan bir yapı bu. Bir dernek gibi değil; istedikleri zaman bir derneği kapatır gibi kapatamazlar. 12 Eylül döneminde bile barolar açıktı ve kendi organlarını kendileri seçiyordu. Bunun altını çizmek lazım. Barolara yasayla bir görev verilmiş; hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunarak bu konuda çalışmalar yapmak gibi bir görev yüklenmiş barolara ve barolar birliğine. Susmanın, tam tersine baro gibi avukatların meslek odası diyebileceğimiz bu kurumun böyle bir görevi var. İşkenceye karşı duracak, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü savunacaksınız ve demokratik hakları savunacaksınız. Size böyle bir görev verilmiş ve sizin bunu yerine getirmemeniz aslında görevinizi ihmal ettiğiniz anlamına gelir. Türkiye’de yasalardan çok idari ve devlet pratiklerinden oluşan yerleşik prensiplere uygun davranılıyor. Bu prensipler de yasa ve anayasa ihlal ediliyor. Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından belediyelere kayyum atamasına, derneklerin kapatılmasından televizyon ve gazetelere el konulmasına kadar bu ihlal edilen yasaların yönettiği hukuksuzluklar devam ediyor. 


’12 EYLÜL’DE BİLE DERNEKLER KAPATILMAMIŞTI’


Birçok dernek kapatıldı. Bunların içerisinde hukukçu dernekleri de vardı. Bu derneklerin kapatılmasından bir alternatif olması bakımından nasıl bir yol izlenebilir?


Bunların bütününü aslında bir OHAL çerçevesinde değerlendiriyorlar. Siz OHAL’i, 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ülkede demokratik kazanımları yok etmeyi amaçladığını, belki siyasi partileri ve parlamentoyu kapatacağını ve nihayetinde devlet yönetimine el koyacağını ileri sürerek ilan ettiniz. Bu nedenle de toplumdaki demokratik değerleri ve özgürlükleri korumak amacıyla Olağanüstü Hal ilan ettiğinizi söylediniz. Bu darbeyi planlayanları devlet içinde temizlemek, yargı önüne çıkarmak için olağanüstü yetkilere ihtiyacınız olduğunuzu söyleyerek hareket ettiniz. Ama amacından şaşan bambaşka bir şey yapıyorlar. Darbecilerin belki yapmayacakları kadar şeyler yapıyorlar. Örneğin; 12 Eylül’de bile bu kadar dernek kapatılmamıştı. Sadece faaliyetleri durdurulmuştu. Sonrada önemli bir kısmı faaliyetlerine devam etti. Mesela avukat derneklerinden Çağdaş Hukukçular Derneği o dönemde faaliyetleri durduruldu ve sonradan yine aynı isimle devam etti. Bu kez temelli kapatıyorlar.  Şimdi bunların hepsi sizin ilan amacınızın zıddını gösteriyor. Dolayısıyla AKP hükümeti bu durumu fazla sürdüremez. 


‘DEMİRTAŞ’IN O SAATTE ADLİYEYE ÇIKARILMASI RUTİN DEĞİLDİ’


Selahattin Demirtaş’ın gözaltına alınıp tutuklandığı gece yanındaydınız. O geceyi kısaca anlatabilir misiniz?


Gece saat 01.30 gibiydi bir avukat arkadaşımdan haber aldığımda. Biz evine gittik Demirtaş’ın. Yoktu. TEM’e götürüldüğü söylendi. Biz de TEM’e gittik. Başka avukat arkadaşlar da geldiler. Fakat OHAL kanunuyla avukat görüşlerine bir sınırlama getirildiği için üç avukatla görüşmesine girmemiz gerekiyordu. Selahattin Bey de benim ve iki avukat arkadaşımızın daha isimlerini vermişti. Kapıda giriş nizamiyesi dediğimiz yerde önce taciz ettiler bizi; ‘Allah bugünleri de gösterdi. Çok mutluyuz’ demeye başladılar. Tabii biz meslektaşlarımızla sakin olmayı tercih ettik, Selahattin Bey açısından bir problem çıkmasın diye. Avukat görüşü için içeri ilk ben girdim. Açıkçası kapıdaki saygısızlık dışında bir sorun ile karşılaşmadık. Şunu da belirttiler; İsterseniz sabaha kadar burada oturun, Selahattin Bey’i nezarete göndermeyelim. Ama zaten biz de biliyoruz ki Demirtaş gibi liderler sevmeyenleri tarafından dahi sempatiyle karşılanır. Bunun Selahattin Bey’in şahsıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani hem siyaset yapış tarzı açısından ve hem de bir genel başkandır sonuçta. Sabaha karşı saat 04.00’e yakındı biz oradan ayrılınca. Ayrılma gerekçemiz de hem Selahattin Bey’in dinlenmesi hem de sabah erkenden savcılığa çıkması içindi. Yani en azından biz sabah çıkarılacağını düşünüyorduk. Çünkü polis hiçbir şey bilmiyordu ve sadece ‘bize getirin dediler biz de öyle hareket ettik’ diyordu. Biz oradan ayrılıp eve gelene kadar bizi arayıp başkanın saat 05.30’da adliyeye çıkarılacağı söylendi. Bu çok rutin bir şey değildi aslında; sabahın o saatlerinde adliyede olmak rutin karşılaştığımız bir durum değildi. Elbette mümkündür gece de mesai yaptığımız; ama madem ki sabah ifade alacaklardı, sabah gidip evinden almalılardı başkanı. Gece evden almaları gerekmezdi. Çünkü sadece ifade alacaklardı. 


Biz adliyeye geldiğimizde bütün yollar tutulmuştu. Adliyenin yakınındaki tüm geçiş yollarını kapatmışlardı. Adliye binasına girişimiz bile çok zordu. Sabah saat 07.00’ye doğru savcılarla görüşecektik. Gittik ve hazır olduklarını gördük. Selahattin Bey’i de getirmişlerdi. Başkan zaten ifade vermedi. Hiçbir soruya cevap vermedi. Nedenini de şöyle açıkladı;  Yargı’nın içinde bulunduğu profil ve dokunulmazlıklarının bu şekilde kaldırıldığı bir ortamda ifade vermesinin doğru olmadığını söyledi. Bizim de itirazlarımız oldu ve bu konuşmalar yaklaşık bir saat kadar sürdü. Tam ifade bittiği sırada patlama oldu. Adliye ile patlamanın olduğu yer arasında kuşbakışı bir 5 kilometre vardır. Biz ifadeleri imzaladığımız sırada oldu patlama ve hatta sarsıldık da. İfade bittikten sonra çıktık. Koridorlarda üst düzeyde korunuyordu. Polisler adliye personelinin de o koridorlara girmesine izin vermedi. Adliye girişlerinde “Avukatlar dahil herkesin üstü aransın!” gibi talimatlar yağdırılıyordu. İşin doğrusu biraz tedirginlik duyduk. Şöyle ki; acaba bize karşı bir davranış, tutum olur mu diye. Koridorda bir masa ve koltuk vardı. Selahattin Bey’in oturmasını istedik. Biz üç avukat vardık orada zaten, onun dışındaki herkes polisti. O koridorda bir saat kadar bekledik. Ondan sonra da tutuklamaya sevk ettiler. Başkana bizim dışımızda kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Bunu bir cezalandırma yöntemi mi, yoksa kendisini almışken bir zarar gelmesin diye güvenlik gerekçesiyle mi yapıyorlardı bilemeyiz. Tabi doğrudan kendisine veya bize yönelik bir nezaketsizlik görmedim, emniyet nizamiyesindeki saygısızlık dışında. Selahattin Bey, hakime de ne serbest bırakılma ne de başka bir talebinin olmadığını söyledi. Biz kendisiyle de görüştüğümüzde de ‘Savunmanın içeriğine dair nasıl bir şey hazırlayalım?’ dediğimizde, hiçbir şekilde avukatlarına müdahale etmek istemediğini, inisiyatifin bizde olması gerektiğini söyledi. En son onu hapishaneye götürecekleri sırada görüştüm kendisiyle, telefonunu verdi. Muhtemelen kendisini bir dış hapishaneye götüreceklerini biliyordu. Biz de öyle tahmin ediyorduk, hatta daha önce belediye eş başkanları Fırat Anlı ve Gültan Kışanak’ı da Kandıra’ya götürdükleri için, Selahattin Bey’in de oraya götürüleceğini düşünmüştük. Ama öyle olmadı. Edirne’ye, en uzak yere götürdüler. Bunu da başkana özel yaptılar diye düşünüyorum. 


‘TAHİR ELÇİ POLİS KURŞUNUYLA VURULDU’


Birkaç gün önce Tahir Elçi’nin katledilişinin yıl dönümüydü. Bir meslektaşı ve aynı görevi paylaşmış biri olarak duygularınızı dile getirebilir misiniz? Tabi bir de Tahir Elçi dosyasının ne aşamada olduğunu bizimle paylaşabilir misiniz?


Zor tabii ki. Toplum için bir hukukçu, insan hakları savunucusu ve bir aydın yitirilmiştir. Toplum bu anlamda eksilmiştir diye düşünüyorum. Tabi bir de çok yakınım olan bir arkadaşımı kaybetmiş oldum. Meslektaş olmanın dışında bir dostumu kaybettim. Kurumsal anlamda da ele aldığımızda, Diyarbakır Baro Başkanı’na yönelmiş olan bu saldırı, aslında onun şahsında hepimize yapılmıştır. Ama şahsen ben bir arkadaşımı kaybettiğimden dolayı, asıl ağır olan budur benim için. Bir ay öncesinde alınıp İstanbul’a ifade için götürüldüğünde eşi ‘Ben tutuklanmasından ziyade kalp sorunundan dolayı endişe duyuyorum’ demişti. Ben de eşine ‘Söz veriyorum. Yarın akşam döneceğiz İstanbul’dan’ demiştim. Aslında tutuklanıp tutuklanmayacağını bilemiyorduk, teskin etmek amaçlı öyle demiştim. Nitekim ertesi gün dönüp geldik de. Bazen acaba tutuklanıp orada kalsa mıydı diye düşünüyorum açıkçası… Ama tabii ki birileri bunu planlamışlarsa, bir şekilde yerine getireceklerdi. Soruşturmasının ilerlememesinin de sebebi şu aslında; dönemin başbakanı daha o ilk gün ‘iki ateş arasında kalmış olabilir’ demişti. Bu ifade, açıkçası polis kurşunuyla öldürüldüğü anlamını taşıyor. Gerçekten de polis dışında birilerinin ateş ettiği silah ile Tahir Elçi vurulmuş olsaydı, şimdiye kadar failleri belirlenmiş, yakalanmamış olsalardı bile kamuoyu kimin tarafından vurulduğunu bilmiş olacaktı. Çünkü Tahir Elçi cinayeti hepimizin gözü önünde işlendi. Canlı yayında bir cinayetti aslında. Bütün kameralar yayındayken yaşandı bu olay. Gazeteciler var orada, mobeseler var, sadece polise ait iki kamera var. Tüm bu çekimleri bir araya getirdiğimizde faile ait resim çıkıyor ortaya aslında.  Tam olarak ayrıntılı bir dosya için soruşturmanın titizlikle yürümesi lazım.  Fakat dosya ile ilgili bir bilgi paylaşılmıyor. Gerçi soruşturma mercileri kendi aralarında failin kim olduğunu biliyorlar. Bu çok açık. Hatta bizim bildiğimizden daha fazlasını biliyorlar. Ama asıl garip olan şey, bugüne kadar herhangi bir kimsenin şüpheli olarak ifadesinin alınmaması. Olayda vücutta kalan bir mermi çekirdeği olmuş olsaydı belki daha kolay olurdu; ama mermi vücudu terk ettiği için, o gün o sokakta silah kullanan herkesin şüpheli sayılarak ifadelerine başvurulması lazım. Ama bunu yapmadılar! O nedenle bu verili koşullarda soruşturmada bir ilerleme kaydedilmesini çok beklemiyorum açıkçası. Savcılığın soruşturmayı hızlandırması gerekiyor. Zaten bugüne kadar da biz avukatların kurduğu Tahir Elçi Cinayetini Soruşturma Komisyonu’nun baskısıyla bu raddeye gelebildi.  Ve bizim taleplerimizle delillerin bir kısmı toplandı. Dolayısıyla bizim komisyondaki avukatlar açısından fail ve failler neredeyse ismen gösterebileceğimiz netlikte. Onda bir kuşku yok. En azından benim açımdan hiçbir kuşku yok. Tahir Elçi polis kurşunuyla vuruldu. Buna hiç tereddütsüz inanıyorum. Ama hangi polis? Hangi saikle? Hangi planın sonucu? Tesadüfen mi? Durumdan vazife çıkararak mı? Onu tabii ki ancak soruşturmada öğrenebiliriz. 


İlgili Haberler
« »


-
RojNews
İletişim


Korek   : +964 7508749379

Asia      : +964 7718835920

Normal : +964 533361295

Email    : rojnewstr@gmail.com
© Copyright 2015 RojNews. Hemû mafên portala ROJNEWS Ajansa Nûçeyan a Roj hatine parastin